Doğu Karadeniz ve Kaçgar Dağı Seyahati ve de Öncesi

Motorlusundan İki Teker…

1989 yılında bisikletle gerçekleştirdiğim ilk Erdek seyahati esnasında zincirim kopmuştu. Aslında bu beklenen bir şeydi. Çünkü bisikletimi Kadıköy’de Özen Bisiklet’ten sadece eski bir Peugeot kadrosu olarak satın alıp, zaman içinde peyder pey donatarak oluşturmuştum. O yıllarda Türkiye’de bisiklet sektörü bugünlerdeki gibi gelişmiş değildi. Pek çok parçayı “uydurarak” monte etmiştim. Genelde de Hindistan menşeli parçalar bulunabiliyordu.

Birlikte yol aldığım arkadaşım Hikmet Kuru’nun yardımı ile kopan zincirin parçalarını asfaltın üzerinden toplayıp onardıktan sonra yolumuza devam etmiştik. Bagfaş Fabrikası’nın yakınlarında rampa yukarı yol alırken, yanımızdan geçen bir Alman motosikletli grup korna çalarak yukarılara tırmanırken “insan gücü” ile yol alan araçların beni tatmin etmeyeceğini anlamıştım. İki tekerin motorlusu daha iyi olmalıydı. Hele o günkü sıcakta ve o rampada. Buna rağmen bu seyahat benim için tarifi mümkün olmayan bir zaferdi ve ileriki yıllarda 2 kere daha tekrar etmiştim.

Yaşam telaşı içinde tam 14 yıl beklemem gerekti. Nihayet bir gün sevgili Tolga Büyüköner ile tanışmam neticesinde ona sahip oldum. Hem iki teker, hem de motorluydu.

Bugün için motosiklet, yaşantımın ayrılmaz bir parçası oldu. Üstelik çok uzun da değil. Henüz 3 yıl bile olmadı. Onunla gezebilmek için zaman, fırsat ve sebep yaratmaya başladım. Önceleri kentin içinde yaptığım gezintiler daha sonra İstanbul’un etrafında küçük keşiflere dönüştü. Poyrazköy, Anadolu Feneri, İstinye sırtları, Şile, Ağva derken artık kilometreler yetersiz, İstanbul dar gelmeye başladı.

Kawasaki EN 500, Eylül 2003

yamaha-virago1100-bulgurlu-2Yamaha Virago 1100, Mart 2004

yamaha-virago1100-bulgurlu-1

Bir gün acemiliğimi henüz yeni atmaya başladığım aylarda benim için radikal bir karar sayılabilecek şekilde, Balıkesir Ören’e doğru  yola çıktım. Bu sırada ilk makinem olan 2000 model Kawasaki EN 500 sahibiydim. Sağ salim dönünce de kendimi zafer kazanmış bir asker gibi hissetmekteydim. Daha sonraki zamanlarda işi bir miktar daha büyütüp Yamaha XV 1100 Virago sahibi oldum. Bu makine 1991 model ve sadece 6000 Mil deydi. Sevgili ağabeyimiz Ali Dağdeviren’in evinde sakladığı, eskitmemek için ikinci makine kullanarak onu sevgi ile koruduğu bu “yürüyen biblo” ile de kısa ve son derece zevkli seyahatler gerçekleştirdim.  Özellikle İznik ve bölgesindeki gezintilerim, soğuk kış günlerinde bile son derece keyif vericiydi. Hatta bunlardan birinde yine çok sevdiğim  ağabeyim Erkan Bayer ile yaptığım seyahat gerçekten son derece hoş bir anı olarak her ikimizin hafızasında yer etti.

erkanbayer-iznik-1Erkan Bayer, İznik, 22 Mayıs 2004

Ancak sadece aşk yetmiyordu. Zaman içinde yoluma bir chopper ile devam edemeyeceğimi anlamaya başladım. Zira asfalt yollar dar gelmeye başlamıştı. Öyle ki, tabelası olsun olmasın her patika yol yada yola benzeyen düzlükler, eğimler bende merak uyandırmaya başlamıştı. Maalesef büyük bir aşk ile bağlandığım Virago’dan ayrılmak zorunda  kaldım. Aksi takdirde bu birliktelik her ikimize de zarar verecekti. Neticede bir gün yollarımız ayrıldı.

Motorium’a gelen bir 2004 model Kawasaki KLR 650’yi Tolga bey ısrarla tavsiye etti. “Ertuğrul bunu al, mutlu olacaksın” dedi. E, 38 yıllık motosiklet kültürü ve tecrübesi olan Tolga beyin bir bildiği vardır dedim ve onu satın aldım. Artık hayatımda bir enduro vardı.

İlk bakışta maalesef görsel olarak pek ilgimi çekmeyen bu makine nedense zaman içinde beni yollarda daha kontrollü ve kıvrak hareket etme imkanına kavuşturdu. Bir de sesi hoşuma gitmişti. Bana 1973 model 1303 Volkswagen’i çağrıştırıyordu. KLR ile birlikteliğimiz ilk başta “görücü usulü evlilik” gibi görünebilir ancak daha sonraki günlerde alışkanlıklar söz konusu olmaya başladı ve bana yaşattığı kolaylıklar, rahatlıklar neticesinde ortaya “sevgi” çıktı.

kawasaki-klr650-poyrazkoy-1Kawasaki KLR 650, Poyrazköy

Aslında daha önce de enduro kullanmışlığım var. BMW F650 GS, R1150 GS ve Aprillia ETV 1000 Caponord… Fakat bunları sadece emanet ve geçici olarak kullanmamdan dolayı bütünleşmem de mümkün olamamıştı ve enduronun gerçek tarzını anlayamamıştım.

KLR 650 hakiki bir enduro. Uzun yol konforu bir miktar zayıf olmakla birlikte, Motorrad katologlarında “dual purpose” (çok amaçlı) olarak nitelendirilmekte. Kış şartları dışında hemen her türlü yol ortamlarında kullanma fırsatım oldu.  İşte KLR 650 ile birlikte gerçekleştirdiğim ve benim bugüne kadar yaptığım en uzun motosiklet yolculuğunun detayları.

* * * * *

“Aşk rengarenk bir çiçektir, ancak bazen uçurumun kenarında yetişir.”

* * * * *

Karar Verdim, Gidiyorum…

Tam dört yıldır Doğu Karadeniz’e bir seyahat yapmak istiyordum. Daha sonraları bu istek bir Kaçgar Dağı tırmanışı isteğine dönüştü. Fakat bir türlü olmadı işte. Tıpkı motosikletimi 14 sene beklemem gibi. Ama bu sefer sabrımı kısıtlı tutmaya kararlıydım. Birden fazla sebep neticesinde bu yolu aşmam farz olmuştu adeta. Kısmet 2004’ün Temmuz ayında karşıma çıktı. Kısa süreli bir hazırlanma dönemi içinde rota belirledim ve bu rotaya uygun ihtiyaçlarımı temin ettim. Çok küçük yaşlardan beri ailemin sayesinde kampçı olmamdan dolayı tabiatla haşır neşirim, bu sebeple yanıma almam gerekenleri tespit ve temin çalışmaları kısa sürdü. Asıl olan rotaydı zaten. Ve sanki bu rota geleceğimin yoluydu.

19 Temmuz 2004, Pazartesi

Hazırlıklar tamam. Fakat o günlerde yaşadığım çeşitli stres ve yorgunluklardan dolayı vücudum hazır değil. Hatta akşam evimin önünde manevra yaparken disk kilidini sökmeyi unuttuğum için KLR ve ben yerle ilk temasımızı gerçekleştirdik. O hiç bir zarar görmedi, hatta çizilmedi bile. Ama ben psikolojik olarak ilk çiziğimi aldım. Galiba iyi de oldu. Hani ilk okulda öndeki sırada oturan kızın saçını çekersin de, öğretmeninin acıtmadan kulağını büker ya, onun gibi bir şey… Neticede kendimi toparlamama sebep oldu.

20 Temmuz 2004, Salı

Saat 07:30. Çantalarımı yükledim. Klasik bir Kawasaki çalışması. Sinirli, keskin. Bir kaç dakikalık ısınma. Ailem ile vedalaşma. Yola çıkıyorum. Önümde beni bekleyen yaklaşık 3200 kilometre yol, ilkler ama en heyecanlısı benim için bilinmeyenler…

Tem otoyolu boyunca Gerede’ye kadar yol alıyorum ancak daha önce Düzce yakınlarında bir benzin molası. Sonrasında Çerkeş, Kurşunlu. Tekrar benzin ikmali ve o ana kadar tam olmayan yol konsantremi nihayet sağlıyorum. Daha rahat yol almaya başlıyorum. Akabinde Tosya. Çevresinde, özellikle yolun sağ tarafında bulunan çeltik tarlaları görülmeye değer. Maalesef bu bölgede şiddetli bir rüzgar ile yol almak zorunda kaldım.  Temmuz sıcağı, şiddetli rüzgar ve ilerleyen kilometreler ile birlikte yorgunluk kendini göstermeye başladı. Dikkatimin azaldığı zamanlarda otomobil yada motosiklet sürüşüşünde daima küçük çay molaları vermeye özen gösteririm. Amaç güvenle varmak, yolun keyfini tadabilmek. Ve bir benzin istasyonunda çay molası daha. Ama bir miktar uzunca. Yarım saat kadar.

taskopru-1Demiryolu Köprüsü

İlk durağım olan Osmancık’a  içim rahat, bir o kadar da yorgun olarak ulaşıyorum. Ne de olsa ilk etap aşılmıştı. Bu günün planları arasında babam Murat Ortaç’ın Osmancık’ın girişinde, yaklaşık 25 yıl evvel inşa ettiği (Karayolu) Kızılırmak Köprüsü’nün resimlerini çekmek de vardı. 45 dakika kadar bu köprüyü inceledim ve hem kamera ile, hem de fotoğraf makinesi ile görüntüledim. Sonra da köprünün ortasında kendisine telefon açıp, “e iyi ki yapmışsın, bak gün oldu kullandık işte” gibisinden sohbet sonrasında arkadaşım Osman Karaaslan ve ailesi beni almaya geliyorlar. Birlikte Osmancık’ın merkezinde çay içip etrafı gezdikten sonra yıllık iznini geçirmekte olduğu 15 km ilerideki Danişment köyüne gidiyoruz. Kilometre saatim 590’ı gösteriyor.

osmancik-1Fatoş, Elif ve Sibel, Osmancık (Çorum)

osmacik-2Osman Karaaslan, Ertuğrul Ortaç

osmancik-3

osmancik-4Elif

Güzel bir akşam yemeği sonrasında gecenin ilerleyen saatlerinde hava öylesine kuru ve temiz ki, tüm yıldızlar, Samanyolu sanki koyu lacivert bir kadifenin üzerine serpiştirilmiş pırlanta taneleri gibiydi. Ve sessizliğin ortasında bir yatak. Sanırım günün bittiğini anlamanın en güzel yolu.

21 Temmuz 2004, Çarşamba

Yelkenler Fora…

Sabah erken kalkmama rağmen yola çıkmak konusunda nazlanıyorum. Çünkü etrafı merak ediyorum. İlk olarak fotoğraf makinemi elime alıp hemen dışarı çıkıyorum ve gözüme hoş gelen güzellikleri karelere yerleştirmeye başlıyorum. Bunların içinde en hoşuma gidenler tabii ki çocukların bulundukları kareler.

osmancik-5Osmancık (Çorum)

osmancik-6

Saat 11:30 da tekrar yola koyuluyorum. Gümüşhacıköy, Merzifon ve Amasya. Buraya kadar Osman ve ailesi de özel bir ziyaret sebebi ile otomobilleri ile bana eşlik ettiler.

Merzifon dolaylarında çok şiddetli bir fırtınaya maruz kalıyorum. Sol taraftan şiddeti devamlı değişerek etki ediyordu ve havada uçuşan çöp kutusu kapakları, çeşitli ufak tefek bir şeyler, gazete kağıtları vs, bana çöl filmlerini ve fırtınalı bir denizi anımsattı. Denizci ağabeyim Erkan Bayer “iskeleden sağlam apaz almışsın” dedi. Aynen öyle. Süratim ara ara 30 a kadar düştü. Zaman zaman değil şerit, koskoca asfalt üzerinde kalabilmek zorlaşıyordu. Daha önce böylesini motosiklet üzerinde yaşamamıştım. Bunda bir enduro kullanmamın yanında teknik açıdan çok da uygun olmayan bagaj sistemimin de etkisi vardı. Çünkü hem kendi yüksekliği, hem de yerden açıklığı fazla olan aracım, bu çantalar sayesinde tıpkı denizlerde ilerleyen bir yelkenli gibi davrandı.  Kabahat onun değil. Şayet yükümü arka sağ ve sol çantalara yerleştirip, ön depo üstü çantasını da aşırı yüksek konumda tutmasaydım sanırım bu stresi yaşamazdım. Eh, 240 kg ağırlığında choppera alışmış sürücünün, 180 kg bir enduro ile bu fırtınada yaşadığını tahmin edebilirsiniz.

Amasya’da da kısa bir gezintinin ardından Taşova, Erbaa, Reşadiye istikametinde devam ediyorum. Reşadiye’nin girişinde bir esnaf lokantasında yemek molası veriyorum. Bu civarda asfalt yamalı, yer yer dalgalı ve gidiş gelişli. Sollamaların zorlaştığı bir bölüm. Dikkatli gitmek gerekiyor.

Endurance Rallisi…

Koyulhisar’a varınca hiç mola vermeden Mesudiye, Gürgentepe, Ordu yoluna sapıyorum. Ve maalesef bir hata yapıyorum. Benzin almamıştım. Yaklaşık 5 km sonra da kısa bir öksürük, ardından tanıdık bir davranış şekli. Tıss. Bu gibi bir durumla daha evvelce de karşılaştım ancak hep hesaplı ve bilinçli yapmışımdır. Fakat bu sefer olmadı. Üstelik bir sorun daha; motor stop etmeden benzin musluğuna elimi attım, dönmedi. Yapacak bir şey yok, sehpayı açıp indim. Birkaç dakika dinlendikten sonra musluğa tekrar el attım, nafile çalışmıyor. Sorun değil, hortumları bay pas ederim gibisinden cerrahi müdahale fantezileri içinde dinlenirken tekrar denedim, oldu.

E nasıl yani?

İşte o arada bir şey fark ettim, sol elimde güç kaybı var ama hissiz değil. Özellikle ilk iki parmağım çalışmıyor. Birden aklıma Chevy Chese’in yıllar önce seyrettiğim “Doktorlar” dizisi geldi. Akabinde de bir sinema filminde çölde tanışan doktorlar sahnesini hatırladım. “Doktor, doktor, doktor, doktor…” Evet anlamsız ama Chevy aklımdan gitmiyor. Yorgunluk işte. “Elime ne oldu?”, “Yaşayacak mıyım?” gibisinden dramatik düşüncelerden sıyrılınca aklıma yola devam etme zorunluluğum geldi. Zira saat 19:00 olmuştu ve benzin de almam gerekiyordu. Haritama bakınca Mesudiye’ye kadar yol alabilecek (!) benzinim olduğunu tahmin ettim, yola koyuldum. O ana kadar yol boyunca her hangi bir sorun yaşamayan elim birden problem olmaya başlıyor. Parmaklarımı sadece debriyaj için kullanabiliyorum, sinyal, selektör, korna gibi aktiviteleri elimi yumruk şekline getirerek hallediyordum ve nasıl olduğunu burada pek tarif edemeyeceğim.

mesudiye-1Mesudiye (Ordu)

Koyulhisar (www.koyulhisar.com), Mesudiye,  Ordu arasının zor bir yol olduğunu daha evvelce duymuştum. Mesudiye’ye kadar olan kısım nispeten kolay sayılabilecek şekilde ve akşam güneşi eşliğinde yolun sol kısmında nefis manzaralar sunuyor. Oldukça da dik rampa ve viraj bütünü, asfalt temiz. Mesudiye’ye gelince sağdan kent merkezine iniyorsunuz. Benzin ikmali yaptığım istasyonda bir müddet dinlenme gereği duydum. Bu arada 11+3 litrelik depoma 13,5 litre benzin alıyorum!

İstasyon görevlisi arkadaşlar samimi bir şekilde ilgilenip, çay ikramında bulundular. Ayrıca Ordu istikametine gitmem konusunda ciddi olup olmadığımı da sordular. Sanırım yorgun gözüküyordum. Bulunduğum nokta ile Ordu merkez arası tam 110 km. Mesudiye Ordu’nun en büyük kazası. İlk kez gelmemden dolayı yarım saat kadar etrafı gezmek, koklamak, hafızama yazmak  ihtiyacı duydum.

Ve ilerleyen dakikalarda yola koyuldum. İşte bu nokta da ister istemez yola geç kalmış olduğum için bir miktar tedirginlik hissettim. Zira o yol karanlıkta gidilecek bir yol değilmiş. Zaman zaman son derece dar, uzun süre tırmanış, ardı ardına 180 derecelik virajlar, hasarlı ve kumlu asfalt yüzeyi. Üstelik uçurum kenarlarında bariyer yok. Bir otomobil ile yan yana geçemediğim zaman oldu. Ordu merkezinde oturan arkadaşlarım Nilgün ve Zeki Budakda’nın evlerine gitmekte olduğum için orada yiyeceğim akşam yemeğini ve içeceğim çayın keyfini düşünerek kendimi motive ettim. 1490 m. rakımlı Hacıbeli geçidini aştıktan sonra Ordu’ya sağ salim indim.

Bu yol boyunca herhangi bir kaza geçirme veya yoldan aşağıya uçma ihtimaline karşılık hemen her geçtiğim köyde bir kaç dakika köy kahvelerinin önünde vakit geçirip yada çay molası verip bir şekilde arkamda iz bıraktım. Hiç olmazsa Jandarma’nın hangi iki köy arasında beni arayacağını bilmesi açısından iyi olacağını düşündüm. Bu çevrede kime selam verseniz mutlaka selam alıyorsunuz, güler yüz görüyorsunuz. İnsanları sıcak ve samimi.

Saat 19:00 da girdiğim toplam uzunluğu 140 km. olan Koyulhisar, Mesudiye, Ordu arasını saat 22:30 da ancak bitirdim. Nilgün’ün annesinin yaptığı yemekler ve sonrasında içilen çay bana yolu bitirdiğimi anlatıyordu.

22 Temmuz 2004, Perşembe

Bedenim Patlıyor…

Sabah uyandığımda aklıma ilk önce elim geliyor fakat bir yandan da görüntüde bir sorun hissediyorum. Aynada fark ediyorum ki sağ gözüm şiş. Bu olmadı işte. Eyvah, bedenim patlıyordu! Sakin sakin davranınca göz kapağımın içinde minik bir böcek buldum. Gece yolda girmiş olacağını kaskımın halini görünce anlıyorum.  Onu anlatmayayım. Gözümü yıkayıp çıkartınca da Zeki bir anti bakteriyel ile tedavi ediyor ve akşama geçiyor. Demek ki böcek kötü niyetli değilmiş. Hem tabiattan zarar gelmezdi…

ordu-1Ordu

Elim konusunda herhangi bir doktora gitmedim ancak bir gün önceki fırtınada elimin sinirlerinin bir miktar sıkışmış yada geçici bir hasar almış olabileceğini düşündük. Çünkü Merzifon dolaylarında girdiğim fırtına da soldan esiyordu. Nitekim 5-6 gün sonra da açıldı.

Ordu merkezinde birkaç saat gezindikten sonra saat 11:00 de tekrar yola koyuluyorum. Sırada Keşap, Espiye ve Tirebolu var. Tirebolu’da yarım saat mola veriyorum. Girişteki üst geçidin altında hemen sağında bir çay ocağı mevcut. Orada orta şekerli bir kahve yorgunluğumu alıyor. Balıkçı barınakları hoş bir şekilde gözüküyor.

Ordu’dan itibaren otoyol çalışmaları mevcut ve karayolları ekipleri zaman zaman tek şeritten sırayla geçiş izni veriyor. Pek çok yerde toprak yüzeyleri su ile ıslattıklarından aşırı toz ile karşılaşmadım. Yolun tamamlanan kısımları da gayet güzel. Bir dikkat edilmesi gereken nokta; yolun bitmiş kısımlarında yer yer şerit karmaşası var. Yani ummadığınız anda karşınıza gidiş yönünde gelen araç çıkabiliyor. Buna eksik tabelalar ve o bölgede yaşayanların kısa yol olarak çaktırmadan kullanmaları sebep oluyor. Yol benim, gazlayayım demeyin, temkinli gitmekte fayda var. Aksi halde bir kamyona “marka” olabilirsiniz.

carsibasi-liman-1Çarşıbaşı (Trabzon) Limanı

Görele, Eynesil, Beşikdüzü, Vakfıkebir ve ardından Çarşıbaşı. Çarşıbaşı şirin bir Karadeniz beldesi. Güzel bir plajı mevcut. Sevgili arkadaşım Hüseyin Çebi beni evinde ağırladı. Kendisi benim asker arkadaşım ve tam 12 yıldır birbirimizi görmemiştik, sanki geçen hafta birlikteymiş gibi sımsıcak bir şekilde sohbete koyulduk. Özellikle cici eşi Emine’nin hazırladığı zengin akşam sofrasındaki zeytinyağlı fasulye’nin tadını unutmayacağım.

23 Temmuz 2004, Cuma

Uzungöl

Bu yolculuğa çıkış sebebim Kaçgar Dağı’na çıkabilmekti. Bu sebeple geçtiğim bazı yerlerde durmuyorum. Akçaabat, Trabzon, Yomra, Asrin, Araklı ve Sürmene’yi geçince Dernekpazarı-Çaykara yol ayrımından sağa sapıyorum ve Uzungöl’e doğru ilerliyorum. İşte bu noktada tabiat bir miktar daha değişiyor. Yeşil ve rutubet yoğunlaşıyor. Bu yol aynı zamanda zikzaklı ve derin bir vadi şeklinde…

uzungol-1Uzungöl Yolu (Çaykara)

uzungol-2Uzungöl Sırtları

uzungol-3Uzungöl Sırtlarında Bir Hayvan Barınağı

uzungol-4Uzungöl’e Bakış

Çaykara ve ardından Uzungöl’e varınca ilk olarak etrafı bir kolaçan etmek ihtiyacı duydum. Şirin lokantalar, hediyelik eşya dükkanları ve pansiyonlara bakarken camiinin biraz ilerisinde  yukarı doğru tırmanan bir yol gördüm. Tamam işte tam bana göre. Uzungöle’e gelmek için bir sürü yol tepen ben, birden bire mekanı terk etmeye koyuldum. Ancak bu yol bildiğimiz yollara pek benzemiyordu. Toprak, taşlık, yer yer ıslak, dar ve çıkış boyunca ara ara sağ tarafınız ciddi uçurum. Tırmanmaya devam ettim ve yukarılara çıktıkça manzara hoş bir hal alıyordu. Yaklaşık 45 dakika  sonra manzaranın “muhteşem” hal aldığı noktada aracımı stop ettim. Uzungöl çok aşağılarda temiz bir su birikintisi şeklindeydi. Burası aynı zamanda üç dört ahşap evden oluşan mezra şeklinde yerleşim birimiydi. Etrafta birkaç çocuk ve yetişkin vardı. Tanıştık, sohbet ettik, özellikle ikram edilen ayranın tadı unutulacak gibi değil. Şayet buraya yolunuz düşerse ve aracınız bozuk zeminlere uygunsa mutlaka çıkın ve manzarayı seyredin.

uzungol-5Çaykara, Uzungöl

uzungol-6

uzungol-7

uzungol-8

Daha sonraki saatlerde Uzungöl’e inip, tabiatın bu hoş güzelliğini yakından izledim. Tepeler göle son derece dik iniyor ve tüm etekler, yamaçlar yemyeşil yüksek ağaçlarla kaplı. Yemek yiyebileceğiniz birkaç lokanta, makul fiyatlara kalabileceğiniz pansiyonlar, hediyelik eşya dükkanları, eczane ve  küçük marketler mevcut. Rahat edebilirsiniz.

Yola devam ediyorum. İyidere, Derepazarı, Rize, Çayeli, Pazar durmadan geçtiğim yerler. Ardeşen’e gelince gidiş istikametindeki son benzin ikmalimi yapıyorum. İstasyonun tam ortasındaki bir sandalyeden etrafa emirler veren son derece nüktedan kişilikli tesis sahibi ile bir süre sohbet ettik, çayını içtim. Hareket etmek üzereyken zincirimin yağsız olduğunu fark ettim, kamyonların lift ve hareketli aksamlarında  kullanılan kauçuklu gres yağından bir miktar rica ettim. İçeride açık olarak varillerce mevcuttu ve bir parmak alıp bolcana sürdüm. “Usluk da ister misin ?” deyince bir süre bocaladım ancak bu bölgede “istübü” nün adının bu olduğunu anlayınca kendime güldüm.

Tekrar yola koyulup, Ardeşen’den Çamlıhemşin’e, daha sonra da Ayder Yaylası istikametine sapıp bir süre yol alıyorum. Uzungöl yolundan daha serin ve  rutubetli yoldan ilerlerken aynı zamanda yukarı doğru rakım kazanıyorsunuz. Hava tamamen kararmış olduğundan etraftaki güzellikleri fark edemiyorum.

İşte Ayder Yaylası…

Gece karanlığında yaylaya ulaşıp, 2 gecemi geçireceğim “Yeşil Vadi Oteli” ne yerleşiyorum. Sıcak ve samimi bir karşılama tüm günün yorgunluğunu unutturuyor.

Odamın penceresinden gelen dere sesi, bugünkü etabımı planladığım şekilde bitirdiğimi anlatıyordu.

ayder-1Ayder’de Sis

24 Temmuz 2004, Cumartesi

Su sesi. Ayder’de uyanıyorum. İşte son dört yılın rüyası…

Sanki bir akarsunun üzerindeki salda uyanmış gibiyim. Sıcak bir banyo ve kahvaltı sonrası dinç ve güne hazırım. Otel sahibi “Mehmet Yazıcı” ile etrafta gezebileceğim yerler hakkında görüşüyorum. Ayder’de bu yıl hoş bir “Internet Cafe” hizmete açmışlar. Bir saat kadar birikmiş e-maillerime baktım. Saat 10:00 civarı da motosikletime binerek Avusor yaylası’na doğru yola koyuldum. Ayder’den Kavrun  istikametine doğru ilerlerken yaklaşık 1 km. ileriden sola doğru bir yol ayrılıyor. Yer yer dar, zemini ıslak kumul ve kaya. Zor bir yol. Çok sert dönüşler, dik çıkışlar, küçük dere geçişleri ve tahta köprüler ile süslü bu yolda ilerlerken giderek rakım kazanıyorsunuz. 1.5 saat kadar 1. viteste ve çeyrek gazda ilerledim. Buna bağlı olarak da radyatör soğutma fanı aralıksız çalıştı diyebilirim. Bir de atmosfer basıncının ve oksijenin azalmasından dolayı motor vuruntulu ve sert bir sesle çalışmaya çalışma başladı. Eksozdan çıkan siyah duman da bunu teyit eder nitelikteydi.

ayder-2Avusor Yolu

ayder-3

ayder-4

ayder-5

ayder-6

Avusor Yaylası’nda Bir Bakkal

ayder-7Avusor’dan Yukarı Bakış

Heyelan bölgesi olduğundan, neredeyse her ilkbaharda yolun “haritası” değişiyormuş. Taşlardan ve kayalardan dolayı çok zor ilerlediğim yerler oldu. Fırsat buldukça fotoğraf çekmek için küçük molalar verdim. Manzaralar mutlaka görülmeğe değer.

Avusor geniş bir yayla. Rakım 2200 m. civarı. Yanımdaki haritada yükseklik değerleri  belirli değildi ve bir GPS cihazım olmadığı için, edindiğim bilgiler neticesinde “yaklaşık” ifadesini kullanmaktayım. Bu gibi seyahatlerde GPS kullanımı, bilgi ve kaybolma riskine karşı son derece önemli rol oynamakta. Kullanılan evler tabii malzeme ile yani “taş” ile inşa edilmişler. Hepsi tek katlı, basık. Sobalar da yanmaktaydı. İçlerine girme fırsatım olmadığı için daha detaylı bilgi edinemedim. Son derece güleç ve yardımsever insanlar ile tanışma fırsatım oldu. İki adet bakkalı mevcut. Bir tanesinin yanına motosikletimi park ettim ve o esnada yanıma yaşlı bir adam geldi. Kısa bir sohbetten sonra yürüyerek ilerleyeceğim bölgede yardımcı olması için yanıma “Yusuf” ve “Mustafa” isimli iki çocuğu verdi.

ayder-8Avusor’da Bir Dere

ayder-9Küçük Göl

ayder-10

Avusor’dan, Mustafa ve Yusuf ile birlikte yürüyerek ayrılıyoruz ve yaklaşık 2600 m. rakımlı Küçük Göl’e doğru yol alıyoruz. 1 saat kadar sonra da göl kıyısına varıyoruz. Yol boyunca zemin son derece ıslak, yemyeşil. Yarım saat kadar göl etrafında dolaştıktan sonra dönüşe geçmeye karar veriyoruz ancak o esnada Kaçgar Dağı’nın tipik özelliklerinden biri olan “sis” ile karşılaşıyoruz. 15 dakika içinde neredeyse göz gözü göremeyecek hale geliyor. Yakındaki bir dereyi takiben yol alıyoruz. Derenin göle yakın yerlerde üstü buz tutmuş bir şekilde ve altından su akıyor. İki küçük yardımcım ile birlikte tekrar yaylaya güvenle varıyoruz. Bu sefer yürüyüş 1 saatten fazla sürüyor.

ayder-11Avusor’da Bir Yayla Evi

ayder-12Avusor Yolu

Avusor’da bir çay molasını takiben motosikletime binip Ayder’e yola çıkıyorum. Aşırı olmasa da sis içinde yol alıyorum. İçim terden, dışım sisten su içinde kalıyor. Yeterince donanımlı giyindiğim halde 1.5 saatlik iniş soğuktan üşümeme yol açıyor. Bu arada çıkarken göremediğim yolun riskli yerlerini, iniş esnasında daha net fark ediyorum. “Ohhaa, buradan mı çıkmışız” gibisinden KLR ile sohbetlerim de olmadı değil. Otelin yanına geldiğimde tamamen su içindeydim ve üşümekten titriyordum. O esnada sevgili “Suzy” telefon ile hal hatır sormak için aradı, sesini duymam iyi oldu ancak kendisi ile doğru düzgün konuşamadım ve hemen odama gidip sıcak banyoya girdim. Dakikalarca suyun altında oturup ısınmaya çalıştım.

Akan sıcak su, günümün bittiğini söylüyordu.

Kaçgar dağı hakkında teknik bilgi için burayı tıklayınız.

25 Temmuz 2004, Pazar

Sümela Manastırı

Sabah saat 07:00 de uyanıp eşyalarımı topladıktan sonra, doğruca kahvaltı salonuna gidip kendimi güne hazırlıyorum. Planım Trabzon’a geri dönmek, Hüseyin ve ailesi ile birlikte buluşup, Sümela Manastırı’nı ziyaret etmek. 08:30 da yola koyuluyorum. Çamlıhemşin’in yanından geçen Fırtına Deresi’nin sabah manzarası görülmeğe değer. Yol boyunca sık sık fotoğraf molaları veriyorum. Ardeşen’den sola sapıp Pazar, Çayeli, Rize… Saat 11:00 de Trabzon’un girişinde Hüseyin ile buluşuyoruz. Anne ve babasının evine uğrayıp kısa bir tanışma faslından sonra motosikletimi kapalı garajlarına park edip, yolumuza otomobil ile devam ediyoruz. Maçka istikametine sapıyoruz ve bir süre sonra “Coşan dere” kıyısında “Kuymak” molası veriyoruz. Mısır unu, tereyağ, peynir ve bir miktar da kaymağın, odun ateşinde ve bakır tavada pişirilmesi ile yapılan Kuymak çok hoşuma gitti. Daha önce yememiştim.

firtinaderesi-1Fırtına Deresi’nde Yeni Bir Köprü

firtinaderesi-2

Fırtına Deresi’nde Tarihi Bir Köprü

Yolumuza devam edip Sümela Manastırı’nın olduğu yere varıyoruz. Manastır çok yükseklerde kurulu. Yaklaşık 30 dakika, ince ve etrafı sık ağaçlarla kaplı toprak yoldan tırmanıyoruz. Bu yolun manastıra kadar otomobil ile gidebileceğiniz bir alternatifi mevcut. Hüseyin daha önceki yıllarında dağcılık ve tur rehberliği yaptığından dolayı defalarca çıkmış. Eşi Emine, oğlu Ahmet ve ben ise ilk defa çıktık. Çok dik. Çok…

Yukarıya vardığımızda inişe geçen yaşlı bir Japon erkek turist bizi hayrete düşürdü. O ise sakin bir şekilde gülümsüyordu. Hüseyin “bu amca kaç yaşındadır?” diye seslenince refakatçisi “88 yaşında ve yardım almadan çıktı” dedi. Kıssadan hisse!

Sümela Manastırı çok dik bir yamaca kurulmuş, içinde kıymetli fresklerle süslü ibadet merkezi de bulunan, ilginç bir mekan. Kesinlikle görülmeğe değer.

sumela-1Sümela Manastırı

sumela-2

sumela-3

huseyin-ahmetcebi-1Hüseyin Çebi ve Oğlu Ahmet

Akşam saatlerinde Akçaabat’da, bir yemek molası, ardından da Çarşıbaşı’na hareket.

Gece, Çebi ailesinin balkonunda içtiğimiz çay, günün bittiğini haber veriyordu.

26 Temmuz 2004, Pazartesi

Dönüş Başlıyor…

Balkondaki sabah kahvaltısının ardından sevgili Çebi’ler beni uğurluyorlar. Samsun’a doğru yola çıkıyorum. Ordu’da yolu 2. günü uğradığım arkadaşlarım Nilgün ve Zeki’ye tekrar uğruyorum. Güzel bir öğlen yemeği molası ve ardından hep birlikte Ordu’ya hakim, manzarası çok hoş “Boztepe” ziyareti.

ordu-2Ülkü, Nilgün – Zeki Budakda, (Boztepe, Ordu)

Akşam saatlerinde Samsun’a varıyorum. Samsun akşam saatlerinde bana İzmir’i anımsattı. Büyükşehir Belediyesi’nin karşısında 1. sınıf oteller mevcut. İçlerinden bir tanesinde geceyi rahat bir şekilde geçiriyorum. Gün bitti.

27 Temmuz 2004, Salı

Ayancık ne hoş, ya Kuğu Yalısı?

Sabah sırasıyla Ondokuzmayıs, Bafra, Alaçam, Gerze, Erfelek. Bu bölgede yol inşaatları var ve dökülen mıcır çok tehlikeli olabiliyor. Karşıdan gelen bir otomobilin tekerinden sıçrayan bir tanesi dizliğimin bitiş noktasından 3 cm aşağıya isabet etti ve kalın kot pantolonumu “deldi”. Bacağımdan gelen derin sızıyı unutmayacağım. Yavaş yavaş durdum, yan sehpayı açtım ve motordan, “attan düşer gibi” sol tarafa düştüm. Çünkü sol bacağımın üstüne basamıyordum. Bacağına tekme yiyen futbolcu gibi görünüyor olmalıydım.

ayancik-1Ayancık – Kuğu Yalısı Yolu

Yarım saatlik zorunlu bir moladan sonra , “Yaralı Mad Max” pozlarında yola devam ediyorum. Ayancık’da çay molası vermek istiyorum. İlçe merkezine inince 1. çay, 2. çay, 3. çay derken ortam o kadar hoşuma gidiyor ki, kalacak yer bakınmaya başlıyorum. İlçe merkezinde temiz, güzel oteller mevcut fakat çay bahçesinin karşısındaki bir küçük tabela ilgimi çekiyor. “Kuğu yalısı Tatil Köyü 3.5 km.”. Merak ettim, en azından gidip göreyim dedim. Toprak bir yoldan 3.5 km. sonra öylesine güzel, cici, sessiz bir mekana varıyorsunuz ki, şaşırdım. Tesis sahibi Ömer bey beni karşılıyor. Denize nazır bir odaya yerleşip, bir süre dinlendikten sonra doğru denize…

ayancik-2Akşam Manzarası

ayancik-3

Kuğu yalısı’nın Bahçesi

ayancik-4

Bir ! Ağaç

Kuğu Yalısı, Ayancık merkezine 3.5 km. uzaklıkta ve liman yolu üzerinde. Karadeniz’in müstesna koylarından birine hakim, mavi ile yeşilin kucaklaştığı son derece sakin ve temiz bir mekan. 6,5 dönüm fındık bahçeleri içinde, 12 odalı, 40 yatak kapasitesine çıkabilen, butik otel tarzında. Restaurantı ve son derece bakımlı bahçesi, çardakları mevcut. Sahibi Ömer Çaylı, ailesi ile birlikte işletiyor. Müşterileri arasında Karen Fogg, Hansjorg Kreitchmer gibi A.B. komisyonu üyeleri ve tanınmış uluslararası bürokratlar var. Fiyatları gayet normal ve yemekleri leziz. Sessizlikte dinlenmek istiyorsanız kesinlikle tavsiye ederim.  Telefon:0 (368)-613 25 92, 613 49 56. Bu arada canlı müzik dinlemek veya bu gibi aktivitelerden faydalanmak isterseniz, Ayancık merkezi gayet güzel ve yakın.

29 Temmuz 2004, Perşembe

Eve Dönüş…

27 ve 28 Temmuz günlerini denize girerek, etrafı gezerek doldurdum. Dönüş günü geldi çattı. Şayet İstanbul’da yapmam gereken işlerim olmasa burada bir müddet daha kalmak isterdim. Aklım orada kaldı.

Her zaman yaptığım gibi çantalarımı yerleştirdikten sonra genel bir kontrol yapıyorum. Az değil, 630 km. yol var önümde. Sabah kahvaltısından sonra saat 09:00 da yola koyuluyorum. Ayancık’tan 45 km. sonra sağda “Akgöl” tabelası ile karşılaştım. Sağa sapıp, yaklaşık 4 km. sonra ilginç bir mekan ile karşılaştım. Dağların arasında, tertemiz bir küçük göl. Kulağıma aralıksız kuş sesleri geliyor. Etrafında Orman İdaresi Lojmanı dışında konaklamak için bir tesis göremedim. Yolunuz düşerse görmenizi tavsiye ederim.  Yarım saat dinlendikten sonra yoluma devam ediyorum. Kastamonu’ýa kadar yol çok virajlı, Yer yer asfalt bozuk ve dar. Fakat herhangi bir sorun yaşatmıyor. Kastamonu’da bir benzin molasını takiben devam ediyorum ve Safranbolu’ya giriyorum. Buraya vardığımda saat 15:00, hava aşırı sıcak ve yorgunum. “Akdeniz Lokantası” isminde çok sevimli bir lokantada  öğlen yemeğimi yedim. Etrafı gezmeye başladığımda Safranbolu’ya ayrıca gelip, kalmam gerektiğin anladım. Çünkü birkaç saate sığdırılacak bir yer değil. Saat 16:30 da tekrar yola koyuluyorum. Karabük –  Eskipazar arasındaki yol aşırı rüzgarlı. Üstelik yol inşaatlarıda vardı. Bir miktar hırpalandım. Gerede, Bolu, Düzce, Kocaeli…

Ve İstanbul…

Çok şükür saat 22:00 de evime sağ salim varıyorum. Ardımda 3200 km. yol, sevdiklerim, ilk kez gördüğüm yerler, özellikle Doğu Karadeniz ve Kaçgar…

* * * * *

Motosiklet İle Seyahat Esnasında Dikkat Edilmesi Gereken Unsurlar
ve Kawasaki KLR 650

Yazımın başında da belirttiğim gibi, açıkçası KLR’yi satın alırken bir miktar nazlanmıştım. Zira enduro olarak Aprillia Pegaso 650 i.e., Honda XL 650 V Transalp ya da XRV 750 Africa Twin gibi bir ürün beklentisi içindeydim. Ancak Tolga beyin amacıma yönelik tavsiyesi ve o esnada mağazada satılık 1500 km. de bir KLR bulunmasından dolayı kendisini dinledim. Çok da uygun düştüğüne inanıyorum. Ve de kullandıkça KLR’yi çok sevdim. Tabii ki diğer pek çok enduro ile de bu seyahat gerçekleştirilebilirdi.

Aracınızın amaca uygun olmasının yanında yedek parça ve teknik servis güvencesi de çok önemli rol oynamaktadır. Bu yüzden camianın kabul ettiği yaygın marka ve modeller sorun yaşamanıza engel olacaktır.

Önde bulunan rüzgarlığın yetersiz oluşundan ve selenin orta süreli kullanım için hazırlanmasından dolayı bir miktar zorluk çektim. Özellikle bir önceki aracım Virago’nun selesinin bir “berjer” koltuk kadar rahat olması, uzun yola alışmamı zorlaştırdı, fakat bildiğim kadarı ile bu sele mevzu pek çok enduroda aynı. Yerden açıklığının yine standart endurolardan fazla olması da yan rüzgarların etkisini arttırıyor. Netice de uzun yol konforu az. Buna karşılık bozuk yollarda, arazide ve kent içinde performansı çok iyi, kullanımı kolay. Üstelik otoyol kullanımında 145 km/saat hıza kadar çıktım. Sürekli olarak da genelde 90 – 120 arası yol aldım.

Avusor yaylası çıkışında yaklaşık 1.5 saat kadar 1. viteste yol aldım ve zemin kaya ile ıslak kumul yapıya sahipti. Ara sıra 25 – 30 cm yükseklikte taşların üzerinden geçtim. Küçük dereleri aştım. Ne yol tutuş, ne de ısı ile ilgili problem yaşamadım. Yaylanın rakımı 2200 m. civarında olmasından kaynaklanan atmosfer basıncı düşüklüğünü ve oksijen azlığını, bir miktar fazladan harcanan benzin ile normalden daha sert (vuruntulu) çalışma sesi ile geçirdim. Öyle ki; yayla da bulunan yaşlı bir adam “burada benzinli el testereleri pek çalışmaz, sen iyi gelmişsin” dedi.

Tüm seyahatim boyunda ağırlıklı olarak Petrol Ofisi 98 oktan benzini tercih ettim. Bulamadığım zamanlarda 95 oktan kurşunsuz kullandım. Seyahatim boyunca  kat ettiğim yol 3200 km ve toplamda 139 litre benzin harcadım. Bu da 100 kilometrede 4.3 litre yapar. 650 cc. Tek silindirli 42 PS bir makine için yüksek gözükebilir. Fakat karbüratör ile beslendiğini, her çeşit yoldan geçtiğimi (aşırı tozlu ortamlar hava filtresinin peformansını azaltıyor), yüksek rakımlı yerlerde bulunduğumu, yüklü olduğumu da göz önüne alırsak tüketim rakamı bence normaldir. Bu rakam ideal şartlarda 3.8 e kadar düşmektedir.

Yeni nesil makineler, yüksek performans, ekonomi ve yumuşak sürüş sağladığı için enjeksiyon sistemleri ile beslenmektedir. KLR’nin karbüratörlü olması ise kullanım amacı göz önüne alındığında gayet normal. Çünkü karbüratör yapı olarak son derece basit ve onarımı kolay  mekanik yapılı ünitedir. Benzin filtresi değişimleri zamanında yapıldığında da pek arıza yapmaz. Dış sudan, rutubetten etkilenmez. Sadece büyük şehirlerde yol alıyorsanız  bir şey diyemem ama “dağ başına” çıktığınızda basitlik, çok büyük önem kazanıyor. Ancak bu anlattıklarımdan enjeksiyona ve yüksek teknolojiye karşı olduğumu zannetmeyin. Bilakis teknolojiyi takip etmeyi severim. Sadece aracınızı kullanım şekline ve coğrafi etkenlere göre seçmenizde fayda var.

Yol boyunca 500 – 750 kilometre arası zincirimi yağlamam gerekti. Normalde zincir spreyi ile bu işi hallederken, yer darlığı sebebi ile onu yanıma alamadım. En büyük yardımcım kamyonlara servis hizmeti veren benzin istasyonları oldu. Bir parmak gres işimi ziyadesi ile gördü. Tabii ki etrafına bulaşarak, çamurlaşarak. Ancak mekanik hiç bir sorun yaşamadım.

KLR’nin su soğutmalı olması ise uzun tırmanışlarda çok işe yaradı. Çünkü 1.5 saat 1. viteste, en fazla çeyrek gazda yol alıyorsanız, hava soğutmalı bir makine ile sorun yaşamanız kaçınılmazdır. En iyimserinden motorunuzun ömrü kısalacaktır. Bu nedenle amaca yönelik teknik yapılar büyük önem kazanmaktadır.

Arka üst çantamı yol boyunca hacimde fazla, ağırlıkta az yükler ile doldurmaya dikkat ettim. Asıl ağırlığı depo üstü çantasında taşımaya özen gösterdim. Ancak bunun ideali, arkada sağ ve sol yanlara monte edilmiş çantalar. Yan rüzgarların fazla olduğu bir ortamda arka üst çantalar ciddi sorunlar yaratabiliyor ve düşmenin kaçınılmaz olduğu anlarda da aracın tahliyesini zorlaştırmaktadır. Bir de ağırlığın mümkün olduğunca aşağı çekilmesi, virajlarda ve ani yön değişimi gerektiren durumlarda büyük önem taşımaktadır. Yukarıda belirttiğim 145 km/sat sürat ise bir denemeydi ve çantalı kullanımlarda, hem araç hem de çanta imalatçıları 130 km/saat üzerine kesinlikle çıkılmamasını öneriyorlar.

Yol esnasında 6000. km. bakım periyodumu atlamak zorunda kaldım. Samsun’da bulunan Kawasaki Yetkili Servisi’nde mekanik bir arızaya engel olmak ve motorun aşınmasını geciktirmek maksadıyla kartelden 1 litre yağ boşaltıp, 1 litre yeni yağ ekleterek “yağ tazeleme” sağladım. Karadeniz bölgesinde bu araç için viskozite değeri 10-40 kullanılırken, İstanbul’un daha sıcak iklime sahip olmasından dolayı 15-W50 tercih ediliyor.

Lastik hava basıncını da normalde 21 psi iken otoban sürüşü ve eklenen yük nedeni ile tüm yol için 23 e yükselttim.

Güvenli ve problemsiz sürüş için, uzun seyahatlere çıkarken yanınıza aracınızın teknik dokümanını ve varsa garanti belgesini almayı unutmayın.

Her etap başında, aracınızı gözle kısa bir kontrolden geçirmekte fayda var. Mesela sinyaller, fren lambası, fren yağ seviyeleri, motor yağı ve radyatör su seviyesi, lastiklerin durumu, jant telleri, çanta bağlantıları, vs. gibi.

* * * * *

Yollarda zemin, iklim ve coğrafi şartlar güvenliği bozucu etki yaratabiliyor. Bu sebeple daima yanınızda su, vitamin ve hafif çikolata gibi birkaç enerji veren madde olmalı. Nugat, yada koyu çikolatanın karaciğerde fermantasyon zorluğu, ayran ve yoğurdun da uyku yapma özellikleri var. Tüketimlerine dikkat edilmeli.

Mutlaka uyku düzeni sağlanmış olmalı. Nerede olursanız olun konsantre zorluğu çektiğiniz zaman kısa bir mola verin, dinlenin, beden hareketleri yapın. Anadolu’da hemen hemen her benzin istasyonunda çay bulabilirsiniz. Dikkat toplamada faydası var. Mümkünse de gece yol almayın.

Kullanılacak karayolları haritasının mümkün olan en güncel şeklini tercih etmek gerekli, çünkü ülkemizde devamlı olarak yeni yol inşatları yapılmakta. Bununla birlikte haritayı, yol esnasında çok kolay ulaşabileceğiniz bir yere yerleştirin. Depo üstü çantalarında üst yüzey bunlar için hazırlıklı olarak imal ediliyor. Şayet rotanız zaman zaman ana yolların dışına çıkacaksa, ayrıca bir “köy yolları haritası” yanınıza bulundurun. Kitap şeklinde piyasada mevcut.

Fotoğraf merakım olduğu için resim çekmeyi seviyorum. Ancak insan ve konut resmi  çekerken mutlaka izin alınması gerekmektedir. Bir de askeri bölgelerden geçerken bu konuya çok daha fazla dikkat etmek gerekiyor.

Hemen hemen hepimiz kredi kartı ve cep telefonu kullanmaktayız. Ancak her ihtimale karşın yollarda acil durumlarda kullanılmak üzere, fazla olmamak kaydıyla bir miktar nakit para ve telefon kartı bulundurmakta fayda var.

Yolda devamlı olarak kaska yapışan böcek ve sinekler özellikle akşam saatlerinde vizörün parlamasına, dolayısı ile görüş mesafesinin azalmasına sebep olmaktadır. Deterjan ve alkollü bileşikler vizörün matlaşmasına sebep olacağından yanınızda mutlaka bu iş için hazırlanmış temizlik spreylerinden ve temiz bir bez bulundurmanızda fayda var. Özellikle yeşil bölgelerden geçerken daima vizörünüz kapalı olmalı. Bir arının ya da iri bir böceğin gözümüze verebileceği hasar çok ciddi boyutlara ulaşabiliyor. Kaskın içine bir böcek girdiğinde de panik yapmadan hemen vizörünüzü açın, çıkmıyorsa sağa yanaşıp usulca onu çıkartmak gerekiyor.  Yol alırken uğraşmayın.

Aracın görünür birkaç köşesinde ve kask yüzeyinde isim, soy isim, kan grubu ibarelerini eklemek, gereğinde çok faydalı olabilir. Şayet arkanızda yolcu varsa bu yeterli olmayacaktır. Montunuza iliştirmek daha da iyi olacaktır.  Umarız ki asla gerek olmaz.

* * * * *

Sonuç olarak, güzel ülkemizin bir kaç bölgesini daha görmüş olmak ve bu seyahatimi motosikletim ile yapmış olmaktan dolayı çok keyifliyim. Tüm bu süreç içinde yukarıda isimleri yazılı dostlarıma ve emeği geçenlere teşekkürlerimi borç bilirim. Her ne kadar yola yalnız çıkmış da olsam, aslında hepsinin varlığı, haberleşmemiz, bana adeta  ekip çalışması konforunu ve güvenliğini sağladı.

Daima yollarda olmak ümidiyle, hoşça kalın…

Ertuğrul Ortaç
2004