Pupa Yelken ama İki Teker

Ortaokul yıllarımda kaptan Sadun Boro‘nun “Pupa Yelken” isimli müthiş kitabını okumuştum. O günden sonra tüm hayatım boyunca “uzakları” merak ettim. Her fırsatta seyahat yapmaya gayret ettim. Nasıl olduğu çok önemli olmadı hiç. Konfor, kısa yollar, hatta güvenlik bile aramadığım dönemler oldu. Hedefim her daim uzaklar oldu. Yağmuruyla, sisiyle, güneşiyle, gecesiyle…

Pupa Yelken’i kaç kere okuduğumu hatırlamıyorum, artık ezberimde değil ancak hayallerime yön verecek kadar içime işlemiş olmalı.

Boro ailesi (Oda, Deniz, Sadun Boro ve Miço)

Sadun kaptan (Boro) ve teknesi Kısmet
(1928 – 2015)
Kendisini sevgi ve saygıyla anıyorum.

Sonra büyüdük, güncel hayat, iş-güç-yaşam telaşı derken yıllar içinde “garantici” olduk. Çalış, çalış, çalış… Bunu hep yaptık.

Genelde “zaman” ve “para” yan yana pek bulunmaz. Aslında bu bir seçimdir ve birini seçer, yolumuza koyuluruz.

Bu gün, seçimlerimin dışında karşıma bir “yol” fırsatı çıktı ama aslında bana “zaman” olarak göründü.  Bu esnada kullanacağım enstrümanın pek önemi yok. Tek direk, motoryat, kanatlı, raylı, 660cc, 125cc…

Önemli olan “yolda olmak“.

Öyle çok uzun uzun detaylı planlar yapmadım. Genel bir istikamet belirledim. Yola çık, gerisini ön teker halleder dedim.

Hazırlık ve araç seçimi

Genel hatlar ile belli olunca, lojistik ve bazı teknik nedenlerden dolayı araç seçimimi  Yamaha YBR 125 den yana kullandım;

  • Yol çok uzun, zaman kısıtı yok.
  • Ekonomik detaylar önemli, benzin, lastik, bakım maliyetleri…
  • Tek başıma ilerleyeceğim, aracımın mümkün olduğunca hafif, basit ve sorun çıkartmaz yapıda olması gerek.

Çekirge (Yamaha XT660 Z Ténéré)
18 Eylül 2016, Semadirek

Kiraz (Yamaha YBR 125)
7 Mayıs 2017, Ayvalık yolculuğundan

Nihayetinde yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım sebeplerden ötürü Çekirge’yi garaja çekip Kiraz ile yola çıkmaya karar verdim. Onu da aşağıdaki detaylar ile donatarak işlevselliğini arttırdım ve yola hazıladım;

  • Kappa K21 yan çanta seti
  • Kappa 28 Lt arka çanta
  • Kappa 50 Lt üstten açılır sosis çanta
  • Kappa gidon çantası
  • Sw-Motech depo çantası
  • Motor koruma demiri (Aydın Motor)
  • Motor koruma demiri üzerine monte edilen Decathlon marka kumaş bisiklet çantaları
  • mstTECH Led ön sis farları
  • mstTECH Led arka fren ve çakar lambaları (Arka çanta ile destekli)
  • Oxford çakmak soketi (USB değil, klasik)
  • Yuvarlak ayna ve ayna yükseltme (Bilen bilir, YBR aynası efsanedir, o sebeple değiştirdim)

Toplamda 136 Litre depolama alanı mevcut ki yeterli olacaktır. Bu yolculuğun sonunda Kiraz ile yollarımız ayrılacak ama ona düşen görev önemli ve üstesinden geleceğinden şüphem yok.

YBR 125 candır, her daim gider, hayat kurtarır 🙂

Rota ve başlangıç

İlk etap da aklıma gelen ve merak ettiğim bölge Adriyatik denizinin doğu kıyıları, yani Montenegro ve Hırvatistan. Buraya ulaşmak için Yunanistan, Makedonya, Kosova veya Sırbistan, Montenegro rotası üzerinden başlangıç yapmayı planladım. Hırvatistan bitince takvime göre yeni bir rota belirleyeceğim. Sola, yukarı, sağa…

11 Haziran, Pazar

Saat 14 civarı yola çıkış, Tekirdağ’da su molası, İpsala sınırında bulunan Shell den benzin ikmali derken 21:00 de Dedeağaç’a vardım.

12 Haziran, Pazartesi

Hava çok rüzgarlı. Güneş ısıtıyor, gölgeler soğuk. Seçil Zor ile tanışma. Çorba + balık konserve. Midilli açıklarında deprem oldu, Dedeağaç’ta sallandım. Kiraz’ın performansı gayet yerinde.

Haftalardır süret rahatsızlıklarım nedeni ile bir gün daha konaklıyorum.

Dedeağaç’da mehtap

13 Haziran, Çarşamba

Dedeağaç’tan Selanik’in biraz ilerisine geçip mola verdim. Yaklaşık 380 km sürdü. Hava sıcak, otoyol sıkıcı oldu. Kamp biraz salaş. Ama fena değil. Plajı güzel ama denizin 250 m açığında balık çiftlikleri var, o nedenle çok da temiz görünmüyor. Bu sebepten dolayı kamp içinde havuz vardı. Havuz temiz.

14 Haziran, Perşembe

Florina yolunu kullanarak Yunanistan’dan ayrılıp, Makedonya’ya girdim, doğruca Ohrid’e ulaştım.  Daha evvelce de konakladığım Camping Gradiche’ye ulaştım, tesisin kamp hizmeti henüz açılmamış, bir hafta sonra hizmete girecekti ancak bekçi ile sohbet ederken kendi insiyatifini kullanarak beni buyur etti.

Gradiche de sezon kapalı olduğu için duşlar çalışmıyordu. Ne yazık ki tüm gün süren yolculuğun sonunda bir duş ile rahatlama fırsatım olmadı. Çadırı kurup doğruca yattım. ZZZzzz…

Makedonya

Ohrid’de sabah

15 Haziran, Cuma

Dünden yol yorgunluğunu atamadım. Bir de etrafı gezmek için günü Ohrid’de geçirmeye karar verdim. İlk iş su üzerindeki müzeyi ziyaret etmek oldu. Nerede diye araştırma yaparken konakladığım kampın 300 m ilerisinde olduğunu fark edip yürüyerek ulaştım.  İlginç bir müze; bölgenin tarihi MÖ 1700 – 600 yıllarını kapsıyormuş. Bakır, Bronz ve Demir çağını kapsıyor. Müzenin su üzerine kurulmasının sebei, bulunduğu yerde suyun altında bulunan kalıntılar. O çağlarda da aynı şekilde su üzerinde yaşamışlar.

Öğlenden sonra kente ulaştım, biraz alışverişi biraz yürüyüş derken, kahve molası verdiğim mekanın sahibine Montegro’ya hangi yoldan gidebileceğimi sordum. Arnavutluk’dan geçebilirsiniz, yollar eskisi gibi değil, artık güvenliği sağladılar dedi. Bu bilgiyi bir taksiciye de doğrulatınca ertesi gün için Arnavutluk üzeri ilerlemeye karar verdim.

16  Haziran, Cumartesi

Sabah Ohrid’den Struga üzeri Arnavutluk’a giriş yaptım. Sırasıyla şu kentleri geçtim;

Elbasan : Çok hoş bir kent. Küçük. Neşeli. Çok kalabalık değil. İnsanların çarşı Pazar alışveriş, park bahçe gibi sosyal mekanları geniş, rahat ve düzenli oluşturulmuş. İçimde herkesin birbirini sevdiği bir kent dolusu insanın, neşe içinde yaşayabileceği umudu doğdu. Nedense?

Elbasan, kısa bir bakışta yaşanası bir kent hissi yaşattı.

Tiran : Zengin. Kalabalık. Trafik. Hoş geldin İstanbul. Nedense trafik lambaları olmasına rağmen trafik polisleri ile akış sağlanmaktaydı. Buna rağmen İşkodra yolunu bulmam, sayısını kaç defaydı hatırlamıyorum, sora sora buldum. Ve kenti turlamam, çıkabilmem, 1 saatimi aldı. Kenten çıkarken bir oto yıkamacısının olduğu yerde lokanta keşfettim. 600gr biftek siparişi verdim (böyle hiç et yemedim). Çok ama çok ucuzdu.

İşkodra : Kente girmeden çıktım.

Arnavutluk hk genelde kötü notlar okudum, o sebeple biraz tedirgin girmiştim kente ancak, açıkçası “Güleryüz” gördüm. Buna rağmen sağa sola sapmadan ana yol boyunca ilerleyip ülkeden çıktım.

Sınırda bir bina, 2 pencere, birincisi Arnatuluk’dan çıkış, ikincisi Montenegro’ya giriş. Oda ortak. Yani tek oda, iki pencere. Bana ilginç geldi doğrusu.

Sınırda hiç beklemeden Montenegro’ya girince doğruca Caming Utjeha’ya vardım.

17 Haziran, Pazar

Arnavutluk sınırına yakın Adabojana’yı keşfe çıktım. Muhteşem bir kumsal. Tek katllı turistik tesisler ve Nüdizm Turizmi için hazırlanmış. Denizi harika.

18 Haziran, Pazartesi

Bugün resimlerde gördüğüm Budva’nın Stevi Stefanadasını ziyaret gittim. Eski bir ada. Çok iyi korunmuş. Yol çok dar. Yer yer sıkıntı olmakta ve Montenegro halkı trafik konusunda pek de dikkatli değiller. Özellikle o dar yolda viraj içinde sollamaya çıkmaları gerçekten hayret edici. Bu ülkede trafikte dikkatli olmak gerek.

19 Haziran, Pazartesi

Montenegro’daki son durağa doğru yola çıkıyorum. Gideceğim yer yakın olmasına karşılık trafik, dar yollar ve devamlı fotoğraf molasından dolayı neredeyse günümün tamamı yolda geçti. Elbette değdi.

Bjela bölgesindeki vapur ile geçiş ve civarındaki manzaralar muhteşemdi. Anlatmak da zorlanıyorum.

 

Camping Full Monte Hırvatistan sınırına 7-8 km mesafede, dağların yukarısında. Öylesine dik bir yoldan ulaştım ki, dönemeçler ve yolun zemini görünce Kiraz ile yola çıktığıma sevindim. Kampın tabelası yoktu, GPS koordinatları ile buldum. Adı yol, kendi değil.

Camping Full Monte, tabiat turizmi için kurulmuş, ekolojik dengeleri bozmadan dağ havasında tatil yapmak isteyenler için. Alışılagelmiş camping işletmesi değil. Sahibesi sizin ihtiyacınız olacak konularda açıklama yapıyor. Örneğin, elektrik kullanımı çok kısıtlı, USB şarj sistemleri tamamen güneş enerjisi ile çalışıyor, vs… Tabiatı koruyan, naturel, naturist yaşayanların adresi.

Njivice’de akşam

Montenegro için şöyle bir tespitim var; muhteşem doğal güzellikleri var. Ekip biçilecek alanlar dar. Denize inen vadilerdeki yerleşim yerlerini turizme açmış olmalılar ki, her yerde inşaatlar görünmekte. Yapılan işler çirkin, git gide doğal güzellikleri kaybedecekler. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi. Küresel düzen burada da işliyor anlaşılan.

20 Haziran, Salı

Camptan çıkışım güç oldu. Çadır ile Kiraz’ın park yeri arasında bir hayli kod farkı olunca, oflaya puflaya bir saatte ancak hazır oldum. Deniz kıyısındaki “Petrol” benzin istasyonunda ücretsiz Wi-Fi hizmeti vardı. Hızlıca harita güncelleme sonrasında bir de kahve içimi sonrası haydi yollara dedik, Bosna-Hersek sınırına doğru tırmanmaya başladık.

Sınır kapısı denizden bir hayli yukarıdaydı. Hava ciddi serinledi ve üzerime ilave giysi eklemem gerekti. Montenegro çıkış kapısı ile Bosna-Hersek giriş kapısı arasında 3-4 km mesafe vardı, hatta giriş kapısı ile karşılaşınca, aslında henüz sadece Montenegro’dan çıkmış olduğumu hatırladım. İşlemler çok kısa sürdü. Sonrasında yola devam.

Devam… Devam edelim de, ilerlemek gerçekten kolay değil. Öylesine güzel manzaralar var ki, kimi 50 metrede iki kez durduğumu hatırlıyorum. Yukarılardan Ljubinje’ye doğru inmeye başladıkça hem çok uzakları görebiliyorsunuz, hem de yola çok dikkat etmeniz gerekmekte. Tek gidiş-tek geliş yol, temiz asfalt, trafik saygılı ve oldukça sakin, ancak bir yandan görünen manzara nefes kesici.

Trebişniça Nehri

Stolac’da bir pizzacı gördüm. Hatta geçiyordum, son anda sert bir İstanbul freni ile durup daldım içeri. Öyle ya, İstanbul’dan bu yana günlerdir ekmek yememiştim. Yaşasın karbonhidrat bombası ):

Yol boyunca 2. Dünya savaşından bu yana çeşitli izler var, yakın zamana da ait elbette. İlerlerken köylerde kasabalarda savaşın ve katliamların soğuk yüzü ile karşılaşıyorsunuz.

Ne yazık ki, savaşlar yeryüzünde bitmiyor. Kendi ülkemiz bile neler çekti son yüz senedir, ancak bir kesim hala bundan rant elde etmekte. Üstelik onlardan her yerde var.

Bugünün son durağı Buna nehri kıyısındaki Plagaj bölgesi. Küçük bir aile işletmesi olan kampı buldum ve hızlıca yerleştim. Güzel bir yer. Çok bakımlı, kendimi evimde hissettim. Hava 32 derece.

Buna nehri

Akşam üzeri hep merak ettiğim Mostar’a yola çıktım. Kamp ile arasında 13 km mesafe var. Güneşin hızını kaybetmeye başladığı saatler başlayınca o kısacık yol bitmesin istedim.

Ve Mostar…

Mostar yolu

Mostar Köprüsü

Savaşın acı izleri içinde, yeniden hayat bulmuş, kimi renkli kimi gri, ama insanların “ciddi” baktığı, kent. Kentin öncelikle yakın bölgeleri için şunu söyleyebilirim; her yer ekili, biçili, sanayi bölgeleri düzenli, temiz. Tertemiz. Binalar hasarlı, otomobiller eski, WV Golf II burada her adım başı görebileceğiniz bir model. Temizler ama. Yollar, sokaklar, insanların üstü başı. Ciddi ve temiz.

Bazen bir kente girdiğimde güzel ve çekici olduğunu fark ederim. Tüm köşelerini gezmek görmek isterim.  Ama burada fark yaşadım; buraya “çökesim”  geldi. Gezmek, görmek değil, burada yaşamak istedim.

Mostar’a ve bölgesine hayat varen Neretva Nehri

Tarihi Mostar köprüsünün olduğu eski bölgeyi ziyarete gittim. Binalar güzel restore edilmiş, tertemiz. Küçük dükkanlar, çalışanların güler yüzü görülmeğe değer. Ancak bu bölge biraz fazla “turistik” kokuyor. Eh, olacak bu kadar elbette. Nihayetinde turizm bölge için önemli bir gelir kapısı. Gayet normal.

21 Haziran, Çarşamba

Bölgedeki çatı işçiliğine örnek detay

Bu sabah ilk önce Buna nehrinin kaynağındaki Blagaj Tekke’yi ziyarete gittim. Dik ve içeri girintili kaya yamaçların dibinde, görülesi bir kaynak. Aynı zamanda dini detayları da olduğu için güzel korunmuş, etrafı iyi düzenlenmiş.

Buna’nın kaynağı

22 Haziran, Perşembe

Mostar bu sabah çok rutubetli. Sabah erken kalkıyorum ve hazırlıklar sonrası rotaya göre yola çıkıyorum. Yol boyunca nefis küçük kasabalar, tertemiz yolları aşıyorum.

Dinar alplerini aşıyorum. Zaman zaman hava çok serin, zaman zaman sıcak. Dalmaçya sahillerine iniş esnasında hava çok ısındı, yandım adeta. Ancak gördüğüm manzaralara değdi. Tek kelime ile muhteşem.

Trogir’de güzel bir kamp buldum. Sakin, temiz. Hemen sahile sıfır konumda bir yere yerleştim. Plajı özellikle seyrettim. Çiçek bahçesi gibiydi. Genç aileler, ağlamayan, bağırmayan çocuklar. Kardeş gibiydiler sanki.

Trogir eski bir yerleşim yeri. Unesco tarafından Dünya Mirası listesine dahil dilmiş.

23 Haziran, Cuma

24 Haziran, Cumartesi

Trogir’den çıkmak yaklaşık 45 dakika sürdü. Kent sokakları dar tasarlandığı için mevcut yüke pek de uygun değil ancak trafik sakin ve saygılı. Bir şekilde gideceğiniz yere ulaşabiliyorsunuz.

Devamlı surette biri biterken diğeri başlayan onlarca değil, belki de yüzlerce küçük koylar, doğal limanlardan ilerliyorsunuz.

Sahil yolunu tercih ettim, Sibenik, Zadar, Starigrad ve Senj. Yol öylesine güzel asfalt ancak o kadar çok virajlı ki, ilerleyen saatler sonra gözlerim aldanmaya başladı. Elbette sıcağın da etkisi oldu ancak bu yol bitmiyor adeta. Dön dön dön…

Maslenica köprüsü

Yolun belki de en heyecanlı kısmı Maslenica köprüsünden geçmekti. Güneşin konumu ile Dalmaçya tarifi mümkün olmayan bir manzaralar sundu bana.

Günü Senj yakınlarında bir kampta sonlandırdım.

26 Haziran, Pazartesi

Bir önceki gün oldukça yağşışlı geçti.  Senj’den kımıldamadım. Hem dinlendim, hem beslendim. Oysa bugün rotamı tazeleyip yola devam ediyorum.

Hırvatistan nihayet bitti. Gümrük işlemleri yine 5-10 dk içinde tamamlandı. Slovenya. Balkanların yine bildik tertemiz yüzü, evler kasabalar yollar her şey tertemiz.  Devamında Slovenya’ya geçtim.  Hudutta görevli kimse yoktu. Slovenya-İtalya arası durmadan ilerledim.

İşte İtalya…

Adriano Celentano

Öncelikle, İtalya, hayattaki İlk idolüm Adriano Çelentano’nun memleketidir benim için. İlk kez burada bulunuyorum ve ilginç bir şekilde heyecanlıyım. Çocukluğumdan bu yana İtalyan sanatçıları beğenerek dinlerim. Çelentano çocukluğumdan bu yana hana sahnede. Tek kanal siyah-beyaz TRT zamanları, RAI televizyonundan (İtalya’dan Müzik) Rafaella Carra Show yayınlanırdı. Danslar, müzik muhteşemdi. Mina’yı, Iva Zanichi’yi hala dinlerim.

Sanatçılarının çizgilerine, sürat meraklarına hayranımdır. Farklı bir toplumdur, üstelik ilk kez onların içindeyim. 2015’de bir süre İtalyan Kültür Merkezi’nden İtalyanca dil dersi almıştım, bakalım bir şeyler kalmış mı?

Trieste’den Adriatic’e bakış

İlk adresim Aquileia kenti olacak. Oraya ulaşmak için Trieste’nin içinden geçiyorum. Bu esnada herhangi bir Otoyol kullanamıyorum, 300cc altında motosikletlerin girişi yasak. Sorun değil, zaten otoyol gezmesi değil bu, kentlerin, kasabaların, köylerin içinden geçerek ilerliyorum.

Trieste bir liman kenti, tabela sistemi gayet başarılı. Herhangi bir şekilde sorun yaşamadan ilerledim. Özellikle “eski” İtaylan filmerinde gördüğüm “dekor” mahiyetindeki evler, sokaklar, yollar, tamamen hafızamdan tazelendi. Sophia Loren’in filmlerindeki sokaklar. Otomobiller küçük, pek çoğu da 80 li yıllardan bu yana kullanılan araçlar. Hele Fiat Panda’nın ilk versiyonu yok mu; taa ortaokul yıllarımda hayal etmiştim, kırmızı bir tanesi ile gezecektim. Bir sürü. Fiat 500 lerden bahsetmiyorum bile. Türkiye’ye 90’lı yılların başında Seat tarafından yapılan Marbella serisi gelmişti ama arasanız bir tane bulamazsınız. Her yerde görüyorum 🙂

Akşam üzeri Aquileia’ya vardım. Tam bir Kuzey İtalya kenti. Çalışkan, mağrur ve sessiz. Sanki İtalya değil de, Almanya gibi.

27 Haziran, Salı

Bugün Venedik’i (Venice) görmek için yola çıktım. Ve hava yağmura çevirdi. Aquileia ile Venedik arası yaklaşık 120 km. Bunun 70 km si yağmurda geçti.

Yol dar, bir gidiş, bir geliş iki şerit. Yağmur ile beraber biraz sıkıntı olsada, harika manzaralar eşliğinde ilerliyorum.

Venedik’e girince ilk fark ettiğim yoğun trafik, rutubet, yüksek fiyatlar.

Hiç ama hiç, nasıl bir yer diye gözümde canlandırmadım, sadece televizyonda, gazete ve mecmualarda gördüğüm bir kentdi. Ve içindeyim. San Marco meydanından giriş yaptım. Aşırı kalabalık, kanallar, köprüler… Vay canına, Venedik demek böyleymiş.

Bir hane kapısı

Kapı zilleri

Venedik hakkında detaylarlara daha sonra devam edeceğim.  Şimdilik yola devam.

28 Haziran, Çarşamba

Aquileia keşfi…

29 Haziran, Perşembe

Son iki gündür hava devamlı yağıyor. Müsait bir arada toparlanıp yola düşüyorum. Net hedef yok, Ravenna-Rimini arası bir yerlerde konaklayacağım. Ve yola çıkınca yine yağmur…

Ravenna’ya yaklaşırken bir Yamaha servisi görüyorum ve içeri giriyorum. Kiraz’ın yağ değişim zamanı gelmişti. Klasik Yamaha konsepti ve güleryüzlü çalışanlar. Çok memnun kaldım. Bu arada YBR hk biraz bilgi aldılar. Hatta benden önce Rusya’dan gelen birinde görmüşler ve ilgiyle incelediler.

Della Rose isminde bir kampa yerleştim, tıpkı Albatros. Ve gün bitti.

30 Haziran, Cuma

Yağmur devam ediyor. Ona fırtına da eklendi. Yol zaman zaman çekilmez olmakta ve gücüm azalmaya başladı. Özellikle sağdan çok sert esiyor.

Hedefimde Pescara var ama yoruldum. Yemek yiyecek yer aradım, saatler tutmadı sanki. Veya ben göremedim. Önüme bir McDonalds çıktı. Bildik lezzeti olmayan yiyecekler ki hiç tercihim değildir. Mc Menü bitti 🙂

Yolun kalabalık ve dar olması nedeni ile yavaş ilerleyebiliyorum. Ancak keyfim yerinde ve Pescara’yı da geçip  Ortona’ya kadar ulaşabiliyorum. Bunu beklemiyordum.

Gece bir hayli geç oldu. İlk bulduğum kamp aşırı yüksek diyat istedi, yola devam ettim ve bir başka noktada fiyatı ve kalitesi cazip birini buldum. Neşeli gece bekçisi patronu uyandırdı, o da somurtmadı, sağolsunlar ilgilendiler. Gün bitti, gece de bitti sayılır.

1 Temmuz, Cumartesi

Uyandım. Kalkmakta zorlanıyorum. Çadırın kapısını aralayınca gördüğüm manzara o yorgunluğa değdi ama. Set üzerinde bir nokta ve en öndeyim. Harika.

Süt almak için Ortona’ya geçtim. Güzel bir kent olduğunu fark ettim. Manavı, bakkalı, polisi, her kes kaygısız ve neşesiz ama bolca konuşuyorlar.

Öğlenden sonra yeniden kente inip daha detaylıcana dolaştım sokakları, kalesi, kenarı, içi. En eski İtaliklerin yaşam mahali olduğunu öğrendim ancak asıl araştırmayı dönünce yapacağım.

2 Temmuz, Pazar

Şaka gibi başladı gün. Yine yağmur. Bari’ye kadar ilerlemeyi planlamıştım, iki posta yağmura rağmen hedefi tutturdum. Nedeni sahile paralel bir ara yol buldum. Transit amaçlı, hoş da değil. Güneye indikçe yol kalitesi bozulmaya başladı. Etrafda bolca çöp yığınları mevcut. Bazı mevkilerde hayat kadınları müşteri bekliyorlar. Sandalyesi, güneş şemsiyesi, topuklu ayakkabı ve olmazsa olmaz rengarenk bikinileri ile.

Plajı var ama kayalık bir kamp alanı buldum. günü erken tamamladım.

3 Temmuz, Pazartesi

Bu sabah yağmur yok. Fırtına var!

Fırtına da çadır toplamak zordur. O sebeple bekledim. Öğlene doğru hafifleyince bir hamlede toplandım.

Güneye doğru aynı yola devam. Yaklaşık 2 saatlik bir yolculuk sonrasında Torre Dell’Orso’da Sentinella Caming’e ulaştım.

Çok ağaçlı, gölgeli, ve içeride rüzgar da yok elbette. İçinde motel kısmıo da olduğundan dolayı, tertemiz işletilmekte. Kaliteli. Ancak, Ağustos böcekleri insanların sesini bastıracak kadar çılgınca ötüyorlar. Tıpkı Marmaris’de Çubucak Orman Kampı (80 li  yıllarda) gibi.

4 Temmuz, Salı

Bugün belki de yolculuğumun en özel etapı, Lecce’yi görmeye gidiyorum. İki senedir heyecanla merakla ulaşmayı hayal ettiğim kent. Puglia’nın göz bebeği.

Özellikle eski kenti merak ediyorum, sarı sokakları.

Bir barok ziyafeti.

Hiç İspanya’da bulunmadım ancak nedense kendimi orada hissettim. Fotoğraflardan veya etrafta işittiğim İtalyanca nın lehçes,inden olabilir.

Bu bölgenin Kuzey İtalya’dan bir farkı var, pizzalar ince.

5 Temmuz, Çarşamba

Bugün sahil boyu, Seranto burnunun en kuzey noktasına kadar günübirlik ilerlemek istedim. Ufacık koylar, plajlar, dara yollar, mavi, ilginç tarihi eserler, kaleler…

Yolculuk Hakkında Bilgi

Toplam yol 5.453 km yol alındı ve bu süreçte 137.5 litre benzin tüketildi. Genel ortalama 2,5 litre/100 km ortaya çıkmakta.